Rivayet olunur ki zaman-ı ahirde, bir memleket-i mamurede bir zabit-i liyakatsiz zuhur eylemiş.

Bu zat-ı ali, kendisine tevdi olunan makamı bir emanet-i devlet addedmeyip, sanki ecdadından tevarüs eden bir çiftlik-i hususi telakki eylemiş.

Sabah gözünü açar açmaz evvela ahval-i memleketi ihata etmek değil, ekran-ı cep telefonundaki rağbet adetlerini nazar-ı itibara alırmış.

Zira bu zabit-i liyakatsizin nazarında iki guna kıymet varmış:

Biri hizmet-i hakikiye…

Diğeri ise ziyası tanzim olunmuş, zaviyesi tesbit edilmiş, tahtına birkaç methiye iliştirilmiş reels-i humayun…

Bir ruz bakılmış ki bab-ı kurumda evrak kuyruğu temdid eyler, lakin kameranın önünde tebessüm-ü sun’i kuyruğu hiç eksilmezmiş.

Kalem erbabı sual ve itiraz eder:

“Efendim, bu işin usul ü erkanı nicedir?”

Zabit-i liyakatsiz cevap yerine ebrularını kaldırır, yanındaki dijital nedimine işaret edermiş:

“Evvela güzel bir zaviye-i rüyet buluna… Sonra iki sena cümle-i takdiri yazıla… Mütebakisi zaten halkın takdirine amadedir.”

Ah şu halkın takdiri yok mu!

Bazıları onu zuum ettikleri gibi derundan gelen bir teveccüh değil, bazen maharetle tanzim edilmiş bir suretin gölgesi imiş.

Zira bazı makam sahipleri mir’ata bakınca hademe-i devlet görmez, hükümdar-ı mutlak görürmüş.

Bir sandalye şuhud eylese koltuk sanır, bir telefon görse taht-ı saltanat zanneder, birkaç sena-i sahte duyunca da kendisini asrın en büyük icraat sahibi addeder olmuş.

Halbuki bab-ı devlette ikame eden zat, alkış toplamak için değil; muhasebe ve hesap vermek için cülus eyler.

Lakin bizim zabit-i liyakatsiz öyle bir alem-i hayal kurmuş ki…

Orada tenkit ve sual edenler “fitne ehli”, övüp sena edenler ise “ehliyet sahibi” ad olunurmuş.

Orada hakikati beyan edenlerin sedası kısılır, methiye düzen bendeganın sedası arş-ı alaya yükselirmiş.

Bir de etrafında bir takım bendegan-ı peyda olmuş.

Bunlar ki ellerinde alem-i kelam yerine telefon, defter-i resmi yerine ekran taşırlar.

Zabit-i liyakatsizin her hatvesini kayda alır, her nazar-ı şahanesine rüçhan yükler, her cümlesinde bir hikmet-i derin ararlarmış.

Bir ruz zabit-i liyakatsiz hatve atsa…

Bendegan:

“Ne asil bir yürüyüş-i şahane!”

Bir ruz çay nuş eylese…

Bendegan:

“Ne stratejik bir nuş-i şerbet!”

Bir ruz bab-ı resmiyi açsa…

Bendegan:

“Ne vizyoner bir feth-i bab!”

Velhasıl o vilayette öyle bir hal-i pür-melal zuhur etmiş ki, yakında bir düğmeye basmaya “devrim-i azam”, sandalyeye cülus eylemeye de “mansıb-ı naçiz” diyecekler deyu havf olunurmuş.

Ey zabit-i liyakatsiz!

Unutma ki makamlar ricali büyütmez.

Rical makamı i’la eyler.

Bugün alkış tutan destler, yarın giribanından tutup hesap soran eller olabilir.

Bugün evc-i alaya çıkarılanlar, yarın zemin-i hakikate sağlam basmak mecburiyetinde kalabilir.

Zira tarih nice sağır saltanat muheveslerini suhud eylemiş, nice azametli zehab olunan zıllin aslında vakt-i gurubda uzayan birer hayalden ibaret olduğunu tescil eylemiştir.

Velhasıl kelam…

Çiftlik-i kendüye mahsus zannedenler, şecere-i ormanın tamam-ı ahvalini nazar-ı dikkate almalıdır.

Her sürünün bir raisi bulunduğu gibi, her ormanın dahi sukut ile intizar eden muhafızları vardır.

Postuna itimad edenler, gölgelerin dahi bir gün hakikati izhar edeceğini hesab eylemelidir.

Zira bistan sakittir…

Lakin bi-nigehban değildir

Zira kurt dahi avaz ile değil, sukut ile yürür; lakin izi cümle aleme aşikardır.

Vesselam.

Not: Az evvel okuduğunuz metnin sade Türkçesi, haftaya ayrıca hazırlanacaktır. Eski lisan biraz ağırdır; koltuklar eski, mesajlar ise hala günceldir.