Ben neden günde 15 saat çalışıyorum? Ciddi ciddi soruyorum. Gözler bozuldu, bel tutuldu. Akşam kalkarken insan gibi değil, katlanmış masa gibi açılıyorum.

Çünkü para kazanmanın tek yolunu biliyorum: Çalışacaksın, üreteceksin, emek vereceksin. Kazandığın para da yavaş yavaş büyüyecek. Benim bildiğim hayat bu.

Üstelik yatırım işine de yabancı değilim. Daha 1995’te akıllı telefon yokken İş Bankası’nın bankamatiğinden hisse alıp satıyordum. Yani kimse bana borsa dersi vermeye kalkmasın. O zaman telefonlar akıllı değildi ama kafamız çalışıyordu; şirketin karına, borcuna, cirosuna bakar yatırım yapardık.

Şimdi önüme bir hikaye geliyor: Kısa sürede 1 olmuş 100!

Ekrana bakıyorum, kendi hayatıma bakıyorum. “Bir dakika… Bir akıllı siz misiniz yahu?” diyorum. Ben mi bu matematiği çözemedim? Meğer göz bozmak yerine bir fon bulup 1’i 100 yapmak gerekiyormuş da benim haberim yokmuş!

Bir şeyin kısa sürede 1’den 100’e çıkması karşısında insanın “Bu nasıl oluyor?” demesi ayıp değil, şarttır. Çünkü bedava peynir hala fare kapanında olur. Eskiden kapanın üzerinde sadece peynir vardı, şimdi yanında yukarı doğru giden grafikler var.

Bu işte kimseyi peşinen suçlamıyorum ama kimseyi de masum ilan etmiyorum. Parayı alan kadar verenin de sorumluluğu var. Bir taraf kolay para istiyor, diğer taraf vaat ediyor. Sistem patlayınca da herkes “Kandırıldım” diyor. İnsanın kendisine “Ben neye kandım?” diye sorması lazım.

Benim görüşüme gelince: Gerçek mağdurun ilk yatırdığı andaki parası telafi edilmeli. Vurguncunun haksız kazancı ise son kuruşuna kadar bulunup müsadere edilmeli. Hatta bu kaynaklar Silahlı Kuvvetlerimizin ihtiyaçlarına ya da memleketin yararına aktarılsa harika olur. Milletin parasıyla yapılan yanlış hesap, ülkeye döner.

1995’teki bankamatikten bugünkü mobil uygulamalara geldik ama bedava peynirin adresi hiç değişmedi. Vallahi ben ‘yüksek getiri’ diyen şık kapanların içine fare gibi girmektense; günde 15 saat çalışır, akşam da belime yakımı yapıştırır yatarım. En azından belim tutulur, aklım değil!